Cinayet, cinsel saldırı, tecavüz, fiziksel saldırı, aile içi şiddet, ev veya araba hırsızlığı, soygun, dolandırıcılık, sahtecilik, gasp ya da mala zarar verme, uyuşturucu üretimi, satışı veya büyük miktarda bulundurma, alkollü araç kullanımı sonucu yaralama ya da ölüm, vergi kaçakçılığı, rüşvet, yolsuzluk, para aklama, şirket dolandırıcılığı, silahlı saldırı veya terör suçu, devlet sırlarını ifşa etme, polis ya da mahkeme emirlerine uymama…
Tüm bu saydıklarım, Amerika Birleşik Devletleri’nde bir insanın hapis cezası almasına yol açabilecek suçlardır. Aslında fark edeceğiniz üzere, bu suçlar ne kadar tanıdık ve ne kadar evrensel değil mi? Çok rahatlıkla diyebiliriz ki medeni her ülkede, bu suçların tamamı hapis cezası gerektirir. Hatta öyle belirgindir ki, ülkenin demokratik olması bile şart değildir; ister şeriatla ister komünizmle yönetilsin, eğer adil bir hukuk düzeni varsa bu suçların karşılığı hapis olur ve hiçbir vicdan sahibi buna itiraz etmez.
Ama beni bu yazıyı yazmaya iten asıl soru şu:
Türkiye’de hapis cezası acaba daha mı kolay veriliyor?
Ya da daha açık söyleyelim: Hapis cezası, Cumhurbaşkanının elinde bir “siyasi koz” haline mi geldi?
Belki bu sorun uzun süredir vardı ama ya eskiden bu kadar yaygın değildi ya da bugün iş artık tamamen “şirazeden çıktı.” Düşünün, bir zamanlar kendisi de bir şiir okuduğu için kısa süreli hapis yatmış biri, nasıl oldu da bugün “hapissever” bir lidere dönüştü?
Zamanla “Silivri şimdi soğuktur” diye meşhur bir slogan doğdu. Peki insanlar neden Silivri’ye gitmek zorunda kalıyor? İlk paragrafta saydığım suçlardan birini gerçekten işledikleri için mi? Bu konuda herkes hemfikir mi? Bu kişilere yöneltilen suçlamalar başka medeni ülkelerde de hapisle sonuçlanır mıydı?
Eğer bu soruların yanıtı “hayır” ise, o zaman ortada çok ciddi bir problem var demektir: Türkiye’de hapis meselesi artık adaletin değil, siyasetin elinde bir silaha dönüşmüş olabilir.
Bunu yalnızca hissiyatla değil, somut verilerle de görebiliyoruz.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) yapılan başvuru sayıları bunun açık göstergesi. Türkiye’den binlerce insan başvurmuş durumda. Öyle ki, toplam başvuruların yaklaşık üçte biri sadece Türkiye’den geliyor! Mahkemeye bağlı 46 Avrupa ülkesi arasında Türkiye tek başına davaların %35’ini oluşturuyor. Ardından Rusya %15 ve Ukrayna %14 ile geliyor. Yani üç ülke birlikte toplam davaların %64’ünü oluşturuyor.
Rusya ve Ukrayna’da savaş var; orada devletin adaletsiz davranmasını bir ölçüde “savaş koşullarıyla” açıklayabilirsiniz. Peki ya Türkiye? Biz de mi savaş halindeyiz?
Yoksa gerçekten AİHM haksız kararlar veriyor da, bizim mahkemeler hep doğru mu karar veriyor? Buna inanmak mümkün mü?
Almanya örneğine bakalım: Almanya’dan gelen şikayet sayısı toplamın %1’inin bile altında.
Neden? Çünkü orada insanlar adaletin işlediğine, mahkemelerin bağımsız olduğuna inanıyor.
Sonuç olarak mesele açık:
Türkiye’de adalet terazisi artık eğrilmiş durumda.
Cumhurbaşkanı, bana göre, entelektüel seviyesi düşük, ne doğru yaşamaya dair bir iradesi ne de insanları konuşarak ikna edecek bir kapasitesi olan biri. Belki de yaşlandı, belki akli melekeleri zayıfladı. Ama neticede, milletle konuşmak yerine kolay yolu seçiyor: Canını sıkanları hapse attırıyor.
Zavallı hâkimler de Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşadıkları için, vicdanen rahatsız olsalar bile korkudan ses çıkaramıyorlar. “Ya bizi de hapse atarlarsa” korkusuyla, suçsuz insanları sanki suçluymuş gibi göstermeye mecbur kalıyorlar.
Evet, olaylar bana bunu söylüyor.
Eğer olayların anlattığı başka bir şey varsa ve ben anlayamıyorsam, o da benim ayıbım olsun.
Ama gerçekten merak ediyorum: Bu durumu başka türlü anlayabilen var mı?