10 yıldır diye söylüyordum ama geçen hesapladım, meğer Kanada’ya geleli 12 yıl olmuş. Umarım en kısa zamanda Türkiye’ye gelme imkânımız olur. En son babamla yaptığım konuşma beni etkiledi; ne yapacağımı şaşırdım gerçekten. “Ben seni bırakmıyorum oğlum, sen de beni bırakma” dedi. Ne demek istedi acaba diye düşünüyorum. Şu anda sağ olsunlar annem, kardeşim iyi bakıyorlar babama; bir eli yağda bir eli balda, tam tabiriyle. Ama neden böyle dedi, bilemiyorum — içime bir kurt düştü. Neyse, hayırlısı olur inş, yakında geliriz. Eski İstikbal olsaydı zaten çoktan gelirdi. İnanın birine bir telefon açacak hâlim bile yok; öyle derin bir depresyon içindeyim ki anlatamam.
Bazen çıkıp bazı şeyler yapmaya çalışıyorum: bir tişört beğeniyorum, hatta “bundan iki rengini alayım” diyorum; güzel, rahat, tam istediğim gibi. Ama kasaya gidip ödeme fikri bile zor geliyor, orada bırakıp çıkıp gidiyorum. Konu konuyu açıyor — tam da bunu yaşadığım gün bugün, bir kolej’deydim, kolej’in mağazasını geziyordum. Kapı çıkışında İranlı bir bayan arkadaşla karşılaştım; ona yaşadığım duyguyu anlattım, “öyle derin bir depresyon içindeyim ki” diye… Türkiye’ye gidemeyişimi anlattım biraz; o da İran’ı anlattı. Bizim biraz umudumuz var ama İran’da hiç yok gibi. Uzun bir konu; zaman zaman İran’ı yazıyorum, daha da yazacağım. Çok insan var İranlı Kanada’da veya Kuzey Amerika’da ve İran’ın durumundan şikâyetçi, ama idare ediyorlar — Türkiye’deki “ne yapalım” deyip idare eden milyonlar gibi.
Neyse, bugün yazacağım konuya şimdi geldim: Türkiye’ye gelirsem nasıl adapte olacağım? Tam bu konu üzerine yazmak istiyorum. Malum, sosyal medya videolarında şu tür şeyleri görüyoruz: sokak kavgaları, polisin birini kovalaması, bir vatandaşın onu yakalayıp yere yatırması; hırsızlık yapan birinin linç edilmesi; kadına şiddet göstereni linç etme; mini etekli, başörtülü gibi tartışmaların kavgaya dönüşmesi; dün gördüm bir yaşlı adam elinde süpürgeyle bir motosikletliye vuruyor, ya da sürücülerin motosikletlinin önüne geçmesi… Kısaca kabadayılık ve şiddet içeren kavgalar — bunlardan bahsetmek istiyorum.
Kanada’da geçen bu 12 yıl zarfında hiç sokak kavgasına şahit olmadım; yani birinin diğerine yumruk attığı bir olaya denk gelmedim. Hatta videolarda izlediğiniz gibi, hırsızlar maskelerini takıp bir kuyumcuya veya teknoloji dükkanına giriyor, ne var ne yok alıp götürüyorlar, çuvallara dolduruyorlar; ama güvenlik görevlisi de dahil hiç kimse müdahale etmiyor. Herkes izliyor, polisi çağırıyorlar, videoya çekiyorlar veya ortamdan uzaklaşıyorlar. Sokakta kavga olmamasının sebepleri aynı: kimse fiziksel şiddet uygulamıyor ve uygulamaktan şiddetle kaçınılıyor. Buna o kadar alıştım ki, bir Rizeli olarak — gençliğinde çok kavga etmiş biri olarak — acaba Türkiye’ye gelsem nasıl yaşarım diye düşünüyorum. Türkiye hâlâ “eski Türkiye” ise tabii…
İki ülke arasındaki bu davranış farklılığının sebeplerine bakalım biraz: Hangi insanlar doğruyu yapıyor, hangileri yanlış yapıyor? Hangisi gelişmişlik, hangisi henüz daha az medeni? Kanada’da kanunlar ağır ve uygulanıyor; en ufak bir yumruklu kavga bile genelde ciddi sonuçlar doğuruyor — alt sınırda hapis ve para cezalarıyla başlıyor. Haklı olup olmadığın çok fazla dikkate alınmıyor; çünkü şiddet gösterirken karşılık verirken oranı tutturamayabilirsin; daha fazla zarar verdiysen sen daha çok suçlu sayılırsın. Bu ceza hemen sabıka kaydına işliyor; sabıka, ABD’ye giriş vizesi almak gibi konularda engel olabiliyor. İş yerleri böyle insanlarla çalışmak istemiyor; ev sahipleri bile şiddet geçmişi olanlara ev vermiyor.
Temellerine bakınca bir de öğreti var: Çok küçük yaştan itibaren çocuklara böyle şiddet içeren olaylarda uzak durmaları öğretiliyor — bunun uygunsuz bir davranış olduğu, Türkiye’de olduğu gibi bir cesaret göstergesi değil bir davranış bozukluğu olduğu, kendi sağlığın için oradan uzaklaşman gerektiği öğretiliyor. Böyle büyüyen çocuklar doğal olarak çatışmadan kaçınan tepkiler geliştiriyor. Mağazalara saldıran insanlara gelince, güvenlik politikaları gereği dokunmuyorlar; amaç mümkün olduğunca az şiddet olması, polisi çağırmak ve olayı kayıt altına almak. Zaten cezalar ağır ve her yerde kameralar olduğu için, bu kişilerin cezalarını çekecekleri düşünülüyor. Yine de son zamanlarda Kanada’da bu tür suçlara karşı cezaların yetersiz olup olmadığı tartışılıyor ve artırılması gündemde.
Peki Türkiye’de durum nasıl? Biz “ezdirme kendini” felsefesi ve kahramanlık anlayışıyla büyüdük. Peki kanunlarımızda gerçekten bir eksiklik mi var? Bu mesele, iktidar-muhalefet gözetilmeksizin ele alınmalı; eğer yasalarda boşluklar varsa hızla giderilmeli. Kanunlarda boşluk yoksa, o zaman vatandaşlarımız neden böyle davranıyor? Suçluların takibinde bir aksaklık mı var, yoksa mahallecilik ve partizanlık yüzünden cezaların keyfî uygulandığına mı inanılıyor? Son dönemde sosyal medyada ilginç bir refleks gelişti: devlete karşı suçlarda ya da kadına şiddet olaylarında, kullanıcıların yorumlara emniyet güçlerinin hesaplarını etiketlediğini görüyoruz. Bu, polisi göreve çağırma refleksi aslında güzel; ancak o an orada olsak, büyük ihtimalle yine biz müdahale etmeye kalkışacağız. Şahitlik ederken kendi adaletimizi kesmek yerine, sabırla polisi arayıp beklemeyi nasıl öğreneceğiz?