Kıbrıs Seçimleri, Erdoğan ve Ekonomi Üzerine

Bugün bahsetmek istediğim birkaç konudan ilki Kıbrıs seçimleri. Açıkçası seçim sürecini çok yakından takip etmedim, ama sonuçlara yapılan yorumlara baktığımda iki noktayı fark ettim. Kısaca onlardan bahsetmek istiyorum.

Birincisi, iktidarın desteklediği taraf büyük bir farkla yenilmiş ve bu durum iktidar cephesinde ciddi bir şaşkınlık yaratmış. Anlamadığım şey şu: Bu, belediye seçimlerinde yaşadıkları yenilgilerden farklı bir his sanki. Sanki bu kez konuyu doğrudan kendilerine ayna tutar gibi algıladılar. Türkiye’deki seçimleri de bir gün kaybedebileceklerini hissetmiş gibiler. İktidar yanlısı gazetecilerde ve yöneticilerde garip bir tedirginlik var.

İkinci dikkatimi çeken konuysa şu: Erdoğan’a duyulan tepki artık o kadar derinleşmiş ki, Kıbrıs’ta bile muhalefet kazanıyor. Sanki ilk kez böyle bir tabloyla karşı karşıyayız. Gerçekten de Kıbrıs’ta, Türkiye hükümetinin işaret etmediği bir aday daha önce hiç kazanmış mıydı acaba? Bu durum, “yeter artık, beni de dinden soğuttunuz” diyen bir muhafazakârın iç döküşü gibi… Yılların sağcılarını bile pişman edip, neredeyse solcu hale getiren bir süreç yaşanıyor.
*********************
Erdoğan’ın seçim performansını düşündüğümde hep şu tablo aklıma gelir: Çok zor şartlardan geldi. Seçimlere başladığında, Türkiye’de sınırlı desteği olan bir grubu temsil ediyordu; bir merkez sağ partisinin mensubu değildi. “Adil düzen” çizgisinden gelen, İslami temelli bir partinin belediye başkanıydı. Bu başlı başına bir dezavantajdı.

Sonra hapse girdi, ardından “Milli Görüş gömleğini çıkardım” dedi. Bu sözle insanları ikna etti ve merkez partilerin hepsini yenip iktidara geldi. Kurulu düzen onu hiçbir zaman desteklemedi. İlk yılları hukuki mücadelelerle geçti; partisini kapatmaya çalıştılar. Tüm bunlara rağmen ayakta kaldı ve bugüne kadar geldi.

Ama bunu, benim hiç beğenmediğim bir yönünü kullanarak yaptı: Toplumu birbirine kırdırarak. Bugün devletin tüm gücü elinde ve aklıma hep şu soru geliyor: Önceki şartlarda bile her zaman kazanmayı başaran biri, artık kaybedebilir mi? Ve daha da önemlisi: Kaybetmeyi kabul eder mi?

Demokratik bir ortamda elbette kaybeder; iyi yönetemezse halk desteğini çeker. Ama mesele şu: Bu sürecin gerçekten demokratik biçimde yaşanmasına izin verir mi?
*********************
Ekonomi tarafına gelirsek…
Hazine ve Maliye Bakanı belki bazı iyi adımlar atıyor; halk da sabrediyor, acıya dayanıyor. Başka bir hükümet döneminde olsa kimse bu tabloya bu kadar tahammül etmezdi. Ecevit döneminde olduğu gibi, bugün olsa sokaklar çoktan karışmış olurdu. Ama Erdoğan güçlü bir karakter; ne bu tür tepkilerin oluşmasına izin veriyor, ne de olanların duyulmasına. Üstelik kendi seçmenini öyle eğitti ki, canı yansa da sesini çıkarmıyor.

Bu durum, Mehmet Şimşek için bir fırsat aslında: Dayanacak bir taban var. Ancak Şimşek’in göreve dönüşünden bu yana iki yıldan fazla zaman geçti, ekonomi hâlâ istenilen seviyede değil. Enflasyon biraz gerilese de hâlâ dünya birincisiyiz. Evet, belki böyle devam ederse 2027’de tek haneli rakamlar görülebilir ama o zamana kadar halkın sabrı kalır mı emin değilim.

Son haftalarda medyada farklı bir hava var: “Artık bu iş düzelmeyecek” düşüncesi yayılıyor. Sanki milletin gücü tükendi. Ne oldu bilmiyorum ama havayı okumaya çalıştığımda hissettiğim bu.

Eğer Mehmet Şimşek gerçekten bu işi çözecekse, Erdoğan da buna gerçekten inanıyor ve onu destekliyorsa, artık maratonun sonuna doğru bir depar atma zamanı geldi. Ekonomi gündemini ön plana almaları, halkta yeniden umut yaratmaları gerekiyor.

Bu hafta Ali Babacan’ın yeniden ekonomi yönetimine davet edildiği ama “adaleti de bana verirseniz gelirim” dediği konuşuldu. Fikir güzel ama eksik: Adalet önemli, evet, ama dış ilişkiler de bir o kadar kritik. Avrupa ülkelerinin güvenini yeniden kazanmak, Türkiye’yle iş yapmaya istekli hale getirmek gerekiyor. Çünkü onlar, Erdoğan başta olduğu sürece Türkiye’nin tam anlamıyla düzelmeyeceğine inanıyorlar.

Bu yüzden, Ali Babacan göreve gelmese bile “adalet” meselesini çözerek Mehmet Şimşek’in elini güçlendirmek şart. Hatta yetkileri genişletilebilir, ekonomiyi doğrudan etkileyen bakanlıklarda söz sahibi olabilir, hatta cumhurbaşkanı yardımcısı seviyesine getirilebilir.

Ayrıca dış işlerinde de daha mülayim, daha yapıcı, dostluk kurabilen bir isme ihtiyaç var. Belki de Ali Babacan, ekonomi yerine dış işleri bakanı olarak daha doğru bir tercih olurdu.

Scroll to Top